"HAYSİYET" İÇİN GERİ SAYIM BAŞLADI! Dizinin Yıldızlarından Set İtirafları! Balat’ta Kamera Arkasında Neler Yaşanıyor?
Kanal D’nin 8 Eylül’de izleyiciyle buluşacak yeni dizisi Haysiyet, birbirine zıt iki ailenin mücadelesini ve bu çatışmanın ortasında doğan imkânsız bir aşkı ekrana taşıyacak. Balat’ın tarihi sokaklarında devam eden çekimlerde Doğukan Güngör, Merih Öztürk, Gökberk Yıldırım, Orkuncan İzan ve Asir Gündoğu setin perde arkasını anlattı. Oyuncuların Balat anıları ve İstanbul’a dair samimi açıklamaları ise dikkat çekti.

Kanal D’nin 8 Eylül’de izleyiciyle buluşacak yeni dizisi Haysiyet, birbirine zıt iki ailenin mücadelesini ve bu çatışmanın ortasında doğan imkânsız bir aşkı ekrana taşıyacak. Balat’ın tarihi sokaklarında devam eden çekimlerde Doğukan Güngör, Merih Öztürk, Gökberk Yıldırım, Orkuncan İzan ve Asir Gündoğu setin perde arkasını anlattı. Oyuncuların Balat anıları ve İstanbul’a dair samimi açıklamaları ise dikkat çekti.İstanbul’un en renkli semtlerinden Balat, bu kez Kanal D’nin yeni dizisi “Haysiyet”e ev sahipliği yaparken dizinin yıldızları setin kapılarını açtı ve kamera arkasında yaşananları anlattı. Milliyet Pazar'dan Seyhan Akıncı'nın röportajı...
İstanbul’da yazın son günü hava sanki beni özleyeceksiniz der gibi sıcacık. Balat’ın iç taraflarına doğru yürüyoruz. Sokakta futbol oynayan çocukların sesleri oyuncuların seslerine karışıyor. Kanal D’nin 8 Eylül akşamı ilk bölümüyle ekrana gelecek “Haysiyet” dizisinin çekimleri sürüyor.
İlgili haber: Uzun süren reflü ve yutma güçlüğüne dikkat! Uzmanı uyardı: Bu belirtiler ihmal edilmemeli
Platolarda çekilen dizilerden sonra mahallelinin meraklı bakışları arasında doğal bir ortamda çekilen dizi bizi de kendine çekiyor. Öyle ya “Perihan Abla” Perran Kutman kadar Kuzguncuk, “Süper Baba” Şevket Altuğ kadar Çengelköy’dü... Biz de “Haysiyet”in setine konuk olarak başrol oyuncuları Doğukan Güngör, Merih Öztürk, Gökberk Yıldırım, Orkuncan İzan ve Asir Gündoğu ile onların İstanbul’unu konuştuk. Ben yaptığım işi, bir gün her şey olabilme ihtimalini içinde barındırdığı için seviyorum. Dolayısıyla bunu yaşarken bir platoda ya da yalnızca iş için kurulmuş bir alanda değil, gerçekten insanların yaşadığı doğal bir atmosferde deneyimlemek çok özel. Balat’ın son zamanlarda görmeyi özlediğimiz bir havası, bir sıcaklığı var. Proje sayesinde burada yaşayan insanlarla da sıcak bir bağ oluşturduk. Bazı sahnelerde mahallelilerle doğaçlama yaptığım anlar oldu. Onlar da sahneye dahil oldular. Futbol oynamayı seviyorum. Sahilde Balat halı sahası var daha önce futbol oynamıştım orada ama Balat’ın iç taraflarına hiç girmemiştim. Burada sokakta çocuklarla da top oynuyorum. Kaç yaşında olursam olayım tipik bir erkek çocuğu gibi topu görünce dayanamıyorum. Futbol oynarken sağ ve sol açık oynuyordum. Sıkı bir Fenerbahçeliyim. Setten vakit buldukça maçlara gidiyorum. Şampiyonlar Ligi hasretimizi bitirdik,şampiyonluğu da bitiririz inşallah. Balat normalde çok fazla geldiğim bir yer değildi. Dediğim gibi Balat’a futbol oynamaya geliyordum. Arkadaşlarım buranın gerçekten çok renkli olduğunu, çok değerli sanat atölyelerinin vs bulunduğunu söylemişlerdi. Güzel restoranlar da var. Hayatlarımız biraz rezidanslara sıkışmış vaziyette. Mahalle kültürünün hâlâ yaşadığı bir yerde haftanın en az üç-dört gününü geçiriyor olmak çok sıcak bir his. Bu işin güzelliği de burada. Bir gün bir yalıda yaşayabiliyorsunuz. Bir gün bir gettoda. Bu sınırsızlığı seviyorum. O yüzden bu projenin içinde yer almak ve Mehmet’i canlandırmak istemiştim. Etiler’de yaşıyorum. Trafik ve kalabalıktan ötürü bulunduğum yerden çok fazla çıkmıyorum. Mehmet ise bunun tam tersi. Farklı bir dünya varsa onu görmek istiyor. Ama ben Doğukan olarak çok öyle değilim. Mümkünse set olmadıkça semtimden bile çıkmıyorum. Fakat buraya, iş gereği bile olsa gelince İstanbul’un ne kadar renkli, ne kadar kozmopolit, ne kadar heyecan verici ve katmanlı olduğunu görüyorum. “Haysiyet” çok kıymet verdiğimiz ve o dünyayı kurmak için emek gösterdiğimiz bir iş oldu. 8 Eylül’de izleyiciyle kavuşmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Simay karakteri özgüvenli ama annesinden, çocukluğundan dolayı yaşayamadıkları olan bir kız. Ve bu hisleri Mehmet de buluyor. Küçük yaştan beri büyük bir konforla büyümüş olan Simay’ın hayatına Mehmet’in girmesiyle işler biraz değişiyor ve o konforun dışına çıkıyor. Diziyi Balat’ta çekiyoruz, Mehmet’in evi Balat’ta. Simay da Balat’a sık sık gelip gidiyor. Balat İstanbul’un kalbi olan bir yer. Rengârenk sokakların, rengârenk insanların olduğu bir semt. Geçenlerde bir Roman düğünü vardı ben de işim bittikten sonra acaba böyle bir aralarına girsem mi diye düşündüm. Çok eğlenceli, müthiş renkli insanlar. Kişisel olarak Balat’a sık sık gidip geliyordum. İstanbul sokaklarında, Galata’da, Haliç’te, Balat’ta yürüyüp, dolaşmayı çok seviyorum. Hatta arkadaşlarım bana flanör der. Kulaklığımı takayım oradan oraya geçeyim, bir planım olmasın, bir esnaf beni çağırsın, oturayım orada bir çay içeyim. Müthiş keyif alırım. Geçen hafta sonu fotoğraf makinemi aldım, kulaklığımı taktım Sirkeci-Eminönü taraflarına gittim. Mısır Çarşısı’nı gezdim. Çalıştığım projelerde de daha renkli sokaklarda, yaşanmışlığı olan yerlerde çekim yapmaktan çok keyif alıyorum. Benim için çok büyük bir konfor Balat’ta çekim yapmak. Çünkü dokusuyla çok büyüleyici bir atmosferi var. Bu da beni çok etkiliyor. Oyuncular olarak da kendimizi çok şanslı hissediyoruz. Balat’taki insanlar, apartmanlar, renkliliği, havası her şey çok büyüleyici. İstanbul’u çok seviyorum. Özellikle Eminönü, Tahtakale, Sirkeci. O taraflarda insanların arasına karışıp alışveriş yapmayı da çok severim. Esnafla iyi vakit geçirmeyi çok severim. Binbir çeşit karakter tanıyor, binbir çeşit hikâyeyi dinliyor-sunuz. Oturup bir yerde bir çay içtiğinizde gerçekten acayip hikâyelere şahit oluyorsunuz. İstanbul’dan vazgeçemem. Nereye gidersem gideyim İstanbul’u özlüyorum, birçok yer gezdim ama İstanbul benim için çok ayrı bir yer çünkü burada doğdum, burada büyüdüm. Burası benim çocukluğum. Gerçek dokuda dizi çekmekle platoda çekmek arasında çok büyük bir fark var. Duvarlarının, asfaltların üstünde bile bir yaşanmışlık var. Dolayısıyla bu ruhu yansıtırken de içten, daha samimi bir duyguyla yansıtıyoruz. Balat’ta birçok dizi çekildi. Sevdiğim dizilerden “Çukur” da burada çekilmişti. O dokuda şu an dizi çekmek çok keyifli. Bu yüzden Balat’ı merak ediyordum. Çocukluğum Ankara’da bir gece konduda geçti. Bu ruhu, bu dokuyu çok iyi biliyorum. Çocukların gülen yüzünü, top oynayan çocukların varlığı, körebe, saklanmaç oynayan çocukları görmek, o çocuk çığlıklarının içinde gerçek dokuda iş yapmak gerçekten beni çocukluğuma götürüyor. İstanbul, Ankara’dayken çok uzak geliyordu. Beş yıl oldu geleli artık alıştım. Balat büyüdüğüm Sakalar’a çok benziyor. Neredeyse her şey aynı. İnsanları da aynı. O yüzden burada hiç yabancılık çekmiyorum. Ama Bebek-Nişantaşı tarafına gittiğimizde Ankara’yla benzer yanı yok. Her şey değişiyor. Orası Ankara’da hayal ettiğimiz yerler oluyor. Sabahları sahilde koşu yapmayı seviyorum. Ortaköy’den Bebek tarafına doğru koşuyorum. Zaten Beşiktaş’ta oturuyorum. O güzergâhta koşu yapmak çok keyifli. Özellikle sabah. O ilk gün ışığını aldığımız oksijenle. Onu çok seviyorum. Anadolu yakasına geçerken asla araç kullanmıyorum. Hep vapur kullanıyorum, denizin havası insanın ruhuna güzel geliyor. Futbolcu olacaktım bu arada. Her erkek çocuğu gibi bir geçmişim var benim de. Şimdi de olsa top oynarım Doğukan’ın dediği gibi. Balat çok tarihi, çok renkli binaları, çok renkli insanları ve çok eğlenceli dokusu olan bir semt. Bu bizim işimizle de çok örtüşüyor. Bir oyuncu da çekim yaptığımız yer oldu. Bu iş iyi ki Balat’ta çekildi diye düşünüyorum. Ben bir dizi daha çekmiştim burada. Biraz hakim olduğum bir yer ama şimdi daha ara sokaklarına girip burada yaşayanlarla da buluştuğumuz bir noktadayız. Her gün yeni şeyler keşfediyorum ve buraya hayranlığım sürüyor. İstanbul hâlâ keşfetmeye çalıştığım bir yer. 27-28 senesini Ankara’da geçirmiş biri ve yeni bir İstanbullu olarak hâlâ boğazdan geçerken hayranlıkla denize baktığım, hâlâ gezmek için birçok yer ayırdığım, keşfedilmeye muhtaç bir şehir benim için. Hollywood filmlerini izleyip New York’u gördüğümüzdeki hissi ilk İstanbul’a geldiğimde almıştım. Özellikle Tarihi Yarımada beni çok heyecanlandırıyor. Tarihe de meraklı biriyim, yılda iki kere Topkapı Sarayı’nı geziyorum. O yüzden burada olmak benim için heyecan verici. Prof. Dr. Sedat Bornovalı ve Türk sineması ve dizilerinin sosyolojisi üzerine çalışan Doç. Dr. Mesut Bostan dizilere plato olan semtleri ve yapıları anlattı. Prof. Dr. Sedat Bornovalı (Sanat Tarihçisi):
Balat bugün dar sokakları, çok katlı yapılara boyun eğmemiş mimari dokusuyla, insan ölçeğini koruyan bir semt olarak öne çıkıyor. İsmine baktığımızda Roma’daki imparatorluk sarayının bulunduğu tepe olan Palatino’nun birçok dünya diline hediye ettiği, bizde de Palas ifadesiyle yaşayan “saray” kavramını artık pek yansıttığı söylenemez. Hatta tam tersi zamanın Haliç’teki Bizans sarayına yakın olduğu için bu ismi alırken artık şatafattan uzak senaryoların aranan ortamı. 1492’de İspanya’dan kaçan Sefarad Yahudilerinin de yerleştirildiği bu bölge, asırlarca çok dilli, çok dinli bir yapıyı muhafaza etti. Bu çevre son yıllara kadar İstanbul’a gelenlerin bir süre yaşadığı ve sonra ayrıldığı ve yerlerini yeni gelenlere devrettiği bir nüfus hareketliliğine de şahit oluyor. Son zamanlarda restore edilen yapılarda özellikle turistlere yönelik işletmelerle yeni bir çehre kazandı. Kuzguncuk, İstanbul’da cami, kilise ve sinagogun yan yana durduğu, Ermeni, Rum ve Yahudi nüfusun Müslümanlarla iç içe yaşadığı son gerçek ütopyalardan biridir. “Perihan Abla” dizisi Türkiye’nin hızla kentleşip apartmanlaştığı bir dönemde, yitip gitmekte olan bu organik dayanışma ağının ayakta kalma çabasını simgelerdi. Çekildiği yer de buna uygun olarak yeşili ve ahşap evlerini muhafaza eden bu mahalleydi. Sahilden bakıldığında Birinci Ulusal Mimarlık dönemine ait ve titiz bir çalışmayla yenilenen vapur iskelesi de dikkat çeken yapılar arasındadır. Çengelköy sahilinde yeniden inşa edilen Abdullah Ağa yalısı, zamana meydan okuyarak özgünlüğünü koruyan koyu kırmızı aşı boyalı Sadullah Paşa yalısıyla denizden gelenlere merhaba derken hemen arkada denizin tadını çıkaramayan ancak mahalle dokusunu muhafaza eden canlı çarşısıyla bir tür kapalı kutudur. Hemen arkada Rum kilisesi ve okulunu görmek mümkündür. Eserlerinden uyarlamaları ekranlarda görmeye çok alışık olduğumuz yazar Kemalettin Tuğcu da Çengelköylüdür ve kuşkusuz birçok zaman ilhamını bu mahalleden almıştır.
Çengelköy’e hakim tepede ise zamanın Şehzade Vahdettin Köşkü tarihi dokusunu koruyacak şekilde yeniden inşa edildi ve Cumhurbaşkanlığı yerleşkesi olarak hizmet veriyor. Abud Efendi’nin mülkleri plato görevi görüyor “Gümüş” dizisinin çekildiği yalının ismini aldığı varlıklı tüccar Abud Efendi’yi bugün Ayasofya yakınlarında hâlâ ayakta olan görkemli konağından da hatırlıyoruz. Ayrıca Mahmutpaşa semtinde yaptırdığı görkemli bir iş hanı hâlâ adını taşıyor. Kapısında 1895 tarihi ve çift dilde ismi gözlenebiliyor.
Kemal Sunal’ın “Yoksul” filmini bu handa çekmesiyle hatırladığımız Abud Efendi’nin mülkleri ve sinema televizyon sektörünün bu kadar iç içe geçişi büyük bir tesadüften ziyade her mülkünün zenginliğini yansıtır. Yine Beyoğlu’nun ikonik yapılarından Suriye Pasajı da Abud Efendi’nin Suriye kökenini bize çağrıştırır. Abud Efendi satın almadan en az 40 yıl önce inşa edildiği düşünülen yapı tümüyle ahşap görüntülü olsa da hizmet alanlarının toplandığı en alt kısmın kagir olduğu izlenebiliyor.
Özellikle taş kemerler dönemin olmazsa olmazı kayıkhane mekânlarını temsil ediyor. Yalının Abud Efendi’den önceki tarihi Sultan Abdülmecit döneminde yapıyı inşa ettiren Altunizade ailesi ve hemen ardından satıldığı ve burada uzun süre yaşayan İstanbul’un Fransız kökenli Levantenlerinden Baron de Vendeuvre ile ilişkilendiriliyor. Vehbi Koç yalısı arkasındaki koruyla beraber Boğaziçi’nde yamacın tümünü kaplayan teras bahçeleriyle bütünlüğünü sürdüren çok az sayıdaki yalı örneğinden bir tanesi. Mülkün arkasındaki bu geniş arazinin küçük arsalar hâlinde parçalanarak üzerine inşaat yapılmaması büyük bir ayrıcalık. Birkaç yıldır tarihi kilimlerin sergilendiği bir mekân olarak kullanılıyor ve bu sayede yapıyı gezmek de mümkün oluyor. Ne yazık ki arka bahçenin yukarı terasları erişime kapalı. Yapının ilk sahipleri muhtemelen Karaköy’deki Frank Han’la da bağlantılı olan ve Kayseri kökenli olduğu izlenebilen Osmanlı Ermenisi Frenkyan ailesi olarak geçiyor. Yapıda Boğaziçi yalılarının çoğunluğunun aksine ahşap malzemenin tercih edilmediği gözleniyor. Doç. Dr. Mesut Bostan (Akademisyen, yazar ve editör):
VakıfBank Kültür Yayınları’ndan çıkan “Yeşilçam Öykü Sineması” kitabının editörlüğünü de üstlenen Doç. Dr. Mesut Bostan sorularımızı yanıtladı. İstanbul en sinemasal şehirlerden biri; belki onunla yalnızca Paris ve New York gibi sayılı birkaç metropol yarışabilir. Bu açıdan kentin görsel albenisi sinema tarihinde her zaman var olmuştur. Türk sineması ve dizilerinde İstanbul’un üstlendiği role gelecek olursak; bu rol kentin tarihsel ve toplumsal dönüşümüyle iç içe geçen çok temel bir niteliğe sahiptir. Yeşilçam’da İstanbul âdeta doğal bir plato işlevi görerek en uzak coğrafyaları dahi kendi sınırları içinde canlandırabilen zengin bir görsel hammadde sunmuştur. ‘90’lı yıllardan itibaren özel televizyon kanallarının kuruluşuyla bu sinemasal mirası devralan Türk dizileri ise sokaklara ve mahallelere inmiş; kenti, kolektif hafızamızda belirli mekânlarla özdeşleştirerek yeniden konumlandırmıştır. 2000’lerin ortalarından itibaren dizilerin küresel bir ihraç ürününe dönüşmesi, kentin yakın coğrafyadaki (Balkanlar, Orta Doğu, Rusya ve Orta Asya gibi) köklü tarihsel ve görsel aşinalığını yeniden harekete geçirmiştir. Halit Refiğ’in “Gurbet Kuşları” filminin, yönetmeninden habersiz şekilde Hindistan’da ulaştığı kült statünün de gösterdiği gibi, İstanbul imgesi her zaman sınırları aşan kozmopolit bir çekim gücüne sahip olmuştur. Ancak bu küresel ilginin ardında yalnızca egzotik bir merak değil, kentin ekran aracılığıyla anlattığı evrensel insan hikâyeleri yatmaktadır. İstanbul’un ‘50’li ve ‘60’lı yıllardan bu yana iç göç, modernleşme, kentleşme ve sınıf atlama ekseninde şekillenen toplumsal macerası, bugün Güney Amerika’dan Uzak Asya’ya kadar benzer sosyo-ekonomik süreçlerden geçen geniş kitlelerin deneyimleriyle örtüşmekte. Dolayısıyla filmlerde ve dizilerde bir arka plan olmanın çok ötesine geçen İstanbul, dünya genelindeki sosyo-kültürel değişimlerin ve modern metropol yaşantısının en güçlü sinemasal temsilcilerinden biri hâline gelmekte. Balat, yakın geçmişe kadar İstanbul’un merkezinde yer almasına rağmen sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan gerilemiş bir mahalle imgesi taşırken, son 10 yılda Türk dizilerinin yarattığı yerel ve küresel ilginin bir sonucu olarak mutenalaşmış, yerli ve yabancı turistlerin uğrak noktası hâline gelerek kentsel hafızamızda ayrıcalıklı bir yer edindi. Dolayısıyla, yeni projelerin bu semti tercih etmesi, semtin geçmişten bugüne taşıdığı tarihi dokuya ve izleyicideki hazır görsel aşinalığa dayanmakta. Bugün televizyon sektörünün platolara kaymasıyla sokaktan ve gerçek kentsel dokudan uzaklaşıldığı doğru.
“Süper Baba” ve “Perihan Abla” gibi dizileri zihnimizde ölümsüz kılan şey, aslında Orhan Pamuk’un Nobel konuşmasında da andığı o yitirilmiş “cemaat hissi” ve dayanışma arayışından başka bir şey değildir. Giderek izole ve yalnız hayatlar yaşayan günümüz insanının sığındığı bu sıcak ve yoksul mahalle dayanışması anlatısı, kentsel mekânların ve konutların dönüşümü karşısında sadece melankolik bir özlemi barındırmaz; aynı zamanda modern kentsel dönüşüm süreçlerinin hayatlarımızdan neleri eksilttiğini, neleri dışladığını ve telafi edemediğini de gösteren örtük bir toplumsal eleştiri işlevi görür.
Kuzey Güney” dizisi İcadiye, Fıstıkağacı ve Üsküdar’ın arka sokaklarının görüntülerini barındırır.
İstanbul yaşadığı kentsel dönüşümle İstanbullular için bile eski İstanbul özlemini ifade ediyor. Bu özlemi gidermek isteyenler için hangi dizileri önerirsiniz?
Büyük bir metropol olan İstanbul, aslında birden fazla kentsel alanın ve odağın bir araya gelmesiyle oluştuğu için kentin sakinleri de homojen değil. Herkes kendi oturduğu ev, çalıştığı iş yeri veya okuduğu okul çevresindeki o son derece dar sınırlar içinde kendi hususi İstanbul’unu deneyimler. Bu açıdan eski dizileri izlemek, insanların yalnızca kendi hatıralarındaki İstanbul’u değil, geçmişte bir şekilde dokunamadıkları, yabancısı kaldıkları diğer İstanbul yaşantılarını da panoramik bir bütünlükle görmelerini sağlar. Tıpkı eski Türk filmlerinin çekildiği mekânları bularak toplumsal hafızayı canlandıran günümüz projeleri gibi diziler de ‘90’lardan sonra Yeşilçam’ın bu rolünü devralmış ve zihnimizdeki kolektif “İstanbul” imgesini inşa eden temel güç hâline gelmiştir.
İlgili haber: Adana'da Eski Eşi Tarafından Öldürülen Kadın Son Yolculuğuna Uğurlandı
Bu kentsel ve toplumsal belleğin en seçkin örneklerine gelecek olursak; Boğaz’ın o eski sahil köylerini ve mahalle kültürünü yaşatan, “Süper Baba” (Çengelköy), “Perihan Abla” ve “Ekmek Teknesi” (Kuzguncuk), kentin kaybolan sıcaklığını zihnimizde ölümsüzleştiren başlıca yapımlar. En sevdiğim dizilerden biri olan “İkinci Bahar” ise Suriçi’nin mahalle dokusunu ‘80’lerin ve ‘90’ların sosyo-ekonomik dönüşümleriyle birlikte harikulade bir dille ekrana taşır. Samatya’daki bu hikâye, beni de o yıllarda bizzat o sokakları gezmeye teşvik etmiştir. İstanbul’un daha sert, karanlık ve politik dehlizlerini gösteren “Kurtlar Vadisi” bile tüm tartışmalı yönlerine rağmen çekildiği dönemin İstanbul’unu belgeselci bir kesinlikle kaydeden çok değerli bir arşiv niteliğindedir. Benzer şekilde, Boğaz yalılarındaki lüks hayatı anlatan “Aşk-ı Memnu” gibi yapımlarda dahi Emirgan ve çevresindeki gerçek mekânların kullanılmasıyla gündelik hayatın inkâr edilemez gerçekliği ekrana sızmayı başarmıştır. Kişisel olarak İstanbul’la kurduğum ilişkiyi en çok dönüştüren dizilerden biri “Kuzey Güney” olmuştur; İcadiye, Fıstıkağacı ve Üsküdar’ın arka sokaklarının canlı portrelerini barındıran bu yapım, kentsel mekânları zihnimizde yeniden haritalandırmıştır. Zira İstanbul’un o sarsıcı gerçekliği, sığındığı her kurgusal anlatının arasından sızarak kendini her daim göstermeyi bilir.







Yorum Yap